İstanbul Sözleşmesi: İmzalanmasından Günümüze Neler Değişti?

Aysun Avcı

6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a geçmeden evvel CEDAW’a ve İstanbul Sözleşmesi’ne değinmek oldukça önemli. Çünkü bu sözleşmeler kadın hareketinin politik mücadelesi ile şekillenen sözleşmelerdir ve elbette 6284 Sayılı Kanun’un kodifikasyonunu etkiledikleri de yadsınamaz bir gerçek.  Ayrıca Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ne dair özel durumunu da belirtmek gerekiyor ki bugün Türkiye’de bu sözleşmeye karşı yürütülen karalama faaliyetlerinin, imzanın geri çekilmesi gerektiği söylemlerinin ve 20 Mart 2021’de gece vakti çıkarılan 3718 karar sayılı cumhurbaşkanı kararnamesi ile Türkiye’nin sözleşmeyi feshetmesinin usule ve hukuka aykırılığının arka planına da ışık tutabilelim.

Kadınların hakları konusundaki mücadelesi tarih boyunca süregelmişse de bu mücadelenin kadın hakları hareketi olarak örgütlü bir mücadeleye dönüşmesi 19. yy’da gerçekleşiyor. Farklı dinamiklerin, yapıların, bakış açılarının katılımı ile genişleyen kadın hareketi 20.yy’a gelindiğinde yeni bir dünya düzeninde taleplerini başka bir alanda da dile getirmeye başlıyor. Bu alan II. Dünya Savaşı sonrasında küresel ve bölgesel çapta dünya barışını ve güvenliğini sağlamak, demokrasiyi güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü savunmak, işbirliği içinde olmak vb. amaçlarla kurulan uluslararası mekanizmalardan ve kuruluşlardan oluşan uluslararası alandır. Bu kuruluşlardan olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi, kadın hareketinin hak taleplerini uluslararası sözleşmeler ile hayata geçirdikleri iki önemli örgütlenmedir. Birleşmiş Milletler bünyesinde 1979’da Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW), Avrupa Konseyi bünyesinde ise 2011’de Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), kadın hakları mücadelesinin süregelen politikliğinin uluslararası hukuk alanındaki kazanımlarıdır. Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne bilinen adıyla ‘İstanbul Sözleşmesi’ denmesinin nedeni  sözleşmenin 2011’de İstanbul’da imzaya açılmasıdır. İlk imzacı devlet ev sahipliği yapan Türkiye’ydi ve imzalayan hükümet ise bugün de siyasi iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin hükümetiydi. Sözleşmenin imzalandığı dönemde siyasi iktidar imzacı olmakla gurur duyduklarını, bu sözleşmenin Türkiye için insan hakları alanında yeni bir dönem açacağını sıklıkla dillendirdi. Umut veren bir takım adımlar da atılmadı değil. Fakat 2015’te başlayan ve 2016 başarısız darbe girişiminden sonra artarak devam eden ‘hakların sınırlanması’ ve çoğu kez de ‘hakların tamamen ortadan kaldırılması’ sürecinden kadın hakları da yine her zaman olduğu gibi en çok etkilenen alanlardan biri oldu. Bütün kriz, bunalım, savaş vs. durumlarında kadınları ve dezavantajlı grupları değersizleştirmeye çalışan yaklaşımlar nedeniyle kadın sorunları ve hakları da ikinci plana atıldı. Bu konuyu daha sonra tekrar dönmek üzere şimdilik burada bırakıyoruz.

Yukarıda değindiğimiz bu iki uluslararası sözleşmenin kapsamına ve hukuki niteliklerine bakılacak olursa CEDAW bağlayıcı nitelikte bir sözleşme değildir. Ancak bu, CEDAW’ın önemini azaltan bir durum şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira uluslararası sözleşmelere taraf olmak dahi devletlerin uluslararası alanda bir niyet bildirimidir. Bu nedenle taraf devletler bu sözleşmelerin gereklerini yerine getirmeyi içselleştirmelidir. Sözleşmenin adından da anlaşılacağı üzere kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın, her ne sebeple olursa olsun ortadan kaldırılması için yapılması gerekenleri belirten CEDAW’a dair başka bir önemli husus da imzacı devletlerin sayısıdır. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden sonra en fazla devlet (189) tarafından imzalanan ikinci sözleşmedir CEDAW. İstanbul Sözleşmesi ise kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi konusunda taraf devletlere sorumluluk yükleyen bağlayıcı nitelikteki ilk uluslararası sözleşmedir. Taraf devletlerin sözleşmeye uymamaları durumunda sorumlulukları doğmaktadır. Devletlerin ulusal mevzuatlarının, sözleşmenin aradığı şekliyle hakları korumaya uygun olmaması ise bir gerekçe olarak kabul edilmemektedir. Çünkü sözleşme, taraf devletlere sözleşmenin ilkeleri doğrultusunda ulusal mevzuatlarını iyileştirmelerini de yüklemektedir. Bu nedenle Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nin gereklerine uygun şekilde ulusal mevzuatlarını gözden geçirmek, yasal ve idari düzenlemeler üretmek durumunda kalmıştır. İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı tarih itibariyle Türkiye’nin ulusal mevzuatı, kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemede yetersiz durumdaydı.

Belirttiğimiz gibi Türkiye İstanbul Sözleşmesi’ni 2011’de imzalamış ve imzalanan bu sözleşmenin 2014’te TBMM’de onaylanması ile sözleşme T.C. Anayasası’nın 90. maddesi gereği iç hukukta kanunlarla eşit hiyerarşiye sahip olmuştur. (Anayasa’nın 90. maddesi gereği uluslararası sözleşmeler kanunlarla aynı hiyerarşide olsa da usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler ile kanunların çatışması durumunda uluslararası sözleşmeler esas alınmalıdır.)

Peki Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nin aradığı yasal ve idari düzenlemeleri hayata geçirmek için ne gibi girişimlerde bulundu? Sözleşmenin yüklediği dört temel sorumluluk olan önleme, koruma, yargılama ve politikalaştırmayı ne ölçüde yerine getirebildi? Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nin yüklediği bu sorumlulukları yerine getirmek amacıyla 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u TBMM’de kabul edip resmi gazetede yayımlanma tarihi olan 20.03.2012’de yürürlüğe koydu. Şu durumda 6284 Sayılı Kanun, 20.03.2012 tarihi itibarıyla idare ve yargı organları da dahil herkesin uymakla yükümlü olduğu bir kanundur. Kanunun içeriğine bakıldığında oldukça geniş kapsamlı düzenlemeler getirdiği görülecektir. Şiddet gören kadınların başvurabilecekleri mekanizmalar yalnızca yargı organlarıyla sınırlandırılmamış, birçok resmi kurum bu konuda görevli hale gelmiştir. Örneğin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı (kanun metninde bu bakanlığın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak ifade edilmesinin nedeni kanunun yürürlüğe girdiği tarihte bakanlığın adının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmasıdır. 10 Temmuz 2018’de 703 sayılı KHK ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı birleştirilerek Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı haline getirilmiştir.)  şiddete karşı önleme, koruma sürecine etkili bir şekilde dahil edilmiştir. Kanunun 14. maddesi’nde:“(1) Bakanlık, gerekli uzman personelin görev yaptığı ve tercihen kadın personelin istihdam edildiği, şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik destek ve izleme hizmetlerinin verildiği, çalışmalarını yedi gün yirmidört saat esasına göre yürüten, çalışma usul ve esasları yönetmelikle belirlenen, şiddet önleme ve izleme merkezlerini kurar. (2) Kurulan merkezlerde şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik izleme çalışmaları yapılır ve destek hizmetleri verilir.” denmektedir. Böylece bakanlığın, kanunun amacına uygun ilgili birimleri kurması hedeflenmiştir. Mevcut durumda Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) bu madde kapsamında açılmıştır. Şu an 81 ilde de ŞÖNİM’ler aktif durumdadır. Korunan kişilere; gelecek yaşantılarında daha iyi şartlar sağlanması amacıyla hukuki destek, rehberlik ve meslek edindirme kurslarına katılım vb. birçok farklı hizmeti sunmakla görevlidirler. Şiddetin önlenmesi ve farkındalığın yaygınlaştırılması amaçlarıyla ŞÖNİM’ler, bu alanda çalışan sivil toplum örgütleriyle de işbirliği yapmalıdır. Ancak uygulamada ŞÖNİM’lerin sivil toplum örgütleriyle ne derecede işbirliği yaptığı, işbirliğinde tercihlerini hangi örgütlerden yana kullandığı şeffaflıktan uzaktır. Çünkü bakanlık tarafından kurulan bu merkezlerin denetimlerinin bağımsız kurumlarca yapılmadığı göz önünde bulundurulunca mevcut siyasi iktidarın kadın hakları, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine bakış açısının kurumların işlemlerine etkide bulunabileceği kaygıları yaygındır. Ayrıca Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın resmi sitesinde yayımlanan bakanlığa dair son faaliyet raporunun 2016 tarihli olması da ayrı bir eleştiri konusudur. Aradan geçen 5 yılda bir faaliyet raporu hazırlanmaması ve son tarihli raporda ŞÖNİM’lerin çalışmalarının detaylandırılmaması şeffaflık ve etkililiğini sorgulatmaktadır.

Bu merkezler yalnızca şiddete maruz kalanlar ile değil aynı zamanda şiddet failleri için öfke kontrolü, psikodestek, şiddeti önlemeye yönelik farkındalık gibi çalışmalar da yapmakla görevlidir. Böylelikle şiddet faillerinin rehabilite edilmesinin önemi de hesaba katılmalıdır. Şiddeti önlemeye yönelik adımlar somut olaylara ilişkin uygulamalardan ibaret görülmeden yeni şiddet olaylarının önüne de geçilmelidir. Fakat uygulamada bu görevin gereğiyle yerine getirilmediği açıktır. Bu merkezlerin şiddet faillerini rehabilite etme çalışmalarında oldukça yetersiz kaldığını her gün en az 3 kadın cinayeti işlenmesi ve yüzlerce kadının şiddete maruz kalması göstermektedir.

6284 Sayılı Kanun bakanlığa, şiddete dair toplumsal farkındalığın yaratılması için bireysel ve toplumsal ölçekte programlar hazırlanmasını da söylemekte ve yapılması gerekenler konusunda bakanlığı görevlendirmektedir. Ancak bu çalışmalar yaygınlaştırılmadan, görünürde, yapmış olmak için yapılmanın yanı sıra Covid-19 pandemisiyle beraber adeta tamamen durmuştur. Bakanlığın, pandemi koşullarına uygun çözümler üretememesi işlevsel çalışmalar yapmadığının göstergesidir.

Kanun mülki idare amirlerine, hakimlere ve kolluğa da oldukça önemli görevler vermektedir. Mülki amirlerin görevleri daha ziyade sosyoekonomik destekler şeklindedir. Kanun kapsamında korunan kişilere barınma yeri sağlanması, geçici maddi yardımlar yapılması, rehberlik ve danışmanlık hizmetleri verilmesi, kreş imkanının sağlanması ve ilgilinin talebi üzerine geçici koruma altına almaya karar verilmesi mülki amirlerin görevleri arasındadır. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kolluk amirleri de barınma yeri sağlanması ve koruma altına alınmasına karar verebilmektedir. Hakimlerin görevleri ise hukuki sonuçlar yaratan kararlar verilmesi, gerekli güvenlik işlemlerinin yapılması, şiddet failine yönelik önleyiciliği ve koruyuculuğu sağlayacak kararlar verilmesidir. Korunan için durum ve şartlar gerektiriyorsa talep edilmese dahi nafakaya hükmedilmesi de hakimin önemli bir görevidir. Nafaka hakkı da tıpkı İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun gibi hedef alınmakta ve bazı kesimlerce olumsuz şekilde eleştirilmektedir. Bu hakkın kötüye kullanıldığı iddiasında bulunanlar, aileyi koruma gerekçesiyle kişinin onurlu yaşam hakkını göz ardı etmektedir.

Geniş kapsamlı bunca düzenlemeye rağmen İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 Sayılı Kanun’un gereklerinin resmi kurumlar ve yargı organları tarafından ne ölçüde yerine getirildiği tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Özellikle mevcut siyasi iktidarın milletvekilleri ve bakanları tarafından medya aracılığıyla sık sık dillendirilen İstanbul Sözleşmesi’nin aile kurumunu, toplumun dini, ahlaki ve milli değerlerini aşağıladığı, sapkın(!) olarak adlandırdıkları LGBTİ+ bireyleri desteklediği vs. söylemleri bu hukuki mekanizmaların uygulamada dikkate alınmadığını kanıtlamaktadır. Türkiye’de bu mekanizmaların koruma altına aldığı hakların meşruiyetini, gerekliliğini dahi karalayan bir idare ve siyasi iktidar mevcut. Aynı siyasi iktidar yine bu hukuki mekanizmaların ulusal düzeyde tanınması için de çaba sarf etmişti ve bir takım adımlar atmıştı. Lakin İstanbul Sözleşmesi’nin gereklerinin taraf devletler tarafından yerine getirilip getirilmediğini takip etmekle görevli mekanizma olan GREVIO’nun 2018 tarihli Türkiye raporu gösteriyor ki Türkiye sözleşmeye uyarak bazı adımlar atmış ancak uygulamada gerekenleri yeteri kadar yapamamıştır. Koruma hizmetlerinin başarısız olduğu ve hatta bu hizmetlerin gerekli şekilde verilmemesinden kaynaklı yeni mağduriyetler doğduğu raporda belirtilmektedir. 6284 Sayılı Kanun’un da ulusal düzeyde etkili bir şekilde uygulanmadığı, ŞÖNİM’lerin kuruluş amaçlarının umut verici olmasıyla beraber uygulamalarının yetersiz olduğu, amaçla uyumsuz olduğu da raporda yer bulmuştur. Şiddeti gerek söylemleri gerekse de eylemleri ile tetikleyen devlet görevlilerinin ise bu şiddet eylemlerinden sorumlu olduğu ifade edilmektedir. Şu durumda İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun’u karalayarak içeriğini ahlaka, dine aykırı bulduklarını ifade eden milletvekilleri, bakanlar ve devlet görevlileri Türkiye’de artarak devam eden kadına yönelik şiddetin sorumluları arasındadır. GREVIO, Türkiye’deki mevcut durumun tespitiyle birlikte rapor kapsamında Türkiye’ye tavsiye niteliğinde çağrıda da bulunmaktadır. Bu tavsiyelerden biri taciz veya tecavüzden hayatta kalanların faille evlendirilmemelerinin gerekliliğidir. Bu tavsiyenin raporda yer almasının nedeni, tecavüze uğrayan çocukların failleri ile evlendirilmeleri durumunda faillerin cezalandırılmamasının kanuni güvence altına alınması için hükümet tarafından 2016’da TBMM gündemine getirilen Türk Ceza Kanunu’nun çocuk istismarına ilişkin ilgili maddelerinde düzenleme yapılması tasarısının hala siyasi iktidar tarafından ara ara gündeme getirilmeye devam etmesidir. Tüm bunlar Türkiye’de kadına yönelik şiddetin, kadın cinayetlerinin, çocuk istismarının, kadın erkek eşitsizliğinin önlenmesinin değil tetiklenmesinin söz konusu olduğunu göstermektedir. Hak temelli çalışmalar yürüten kadın örgütlerinin talep ve çözüm önerilerinin ise yönetim tarafından gerekli şekilde dikkate alınmadığı ne yazık ki bilinen bir gerçek. Türkiye’de mevcut siyasi iktidarın kadın örgütlerini hedef alan söylemleri ve baskıları bu örgütlerle diyalog ortamının oluşturulmayacağının da bir göstergesidir. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi’ne karşı cephe alan kesimlerce halkın sözleşmeyi istemediği iddiaları da gerçek dışıdır. Yapılan araştırmalar sözleşmeye karşı çıkanların oranının %17 olduğunu göstermektedir.

Tüm bu eksiklikler ve kadın haklarına alınan cepheyle beraber 20 Mart 2021 tarihinde gece saatlerinde resmi gazetede yayımlanan 3718 karar sayılı cumhurbaşkanı kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye tarafından feshedildiği bildirildi. Bu karar Türkiye’nin ulusal mevzuatı gereği geçersizdir. T.C. Anayasası’nın 104. maddesinde cumhurbaşkanı kararnamesi ile yapılabilecek işlemler sınırlı bir şekilde sayılmıştır ve bu işlemler arasında uluslararası sözleşmeleri feshetme yetkisi bulunmamaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin cumhurbaşkanı kararnamesi ile feshedilmesi T.C. Anayasa’sı gereği açıkça yetki gaspıdır. Bu nedenle bu hukuksuz karar derhal geri çekilmelidir. Kadın, LGBTİ+, muhalif karşıtı nefret söylemlerinden siyasi iktidarın ve bu iktidara yakın çevrelerin vazgeçmesi hayati önemdedir. Çocuk istismarı, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinde, LGBTİ+ cinayetlerinde mevcut yasal düzenlemeler zaten yeterli değilken bir de istismar ve şiddeti teşvik eden yargı kararları verilmemelidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaların temeline oturtulmalıdır. İstanbul Sözleşmesi’nin, CEDAW’ın, 6284 Sayılı Kanun’un karalanmasına son verilmelidir. Bu hukuki düzenlemeler amaçlarıyla uygunluk içerisinde uygulanmalıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s