Feminist Arkeologlar: Üniversiteler acil bir şekilde tacizi aynı intihal gibi, kabul edilemez bir bilimsel suç olarak tanımlamalı ve bunu ilgili yönergelerine yerleştirmeli

Ararenk Fanzin

Öncelikle, kısaca kendinizi anlatır mısınız? Feminist arkeolog nedir? Sizin amacınız, bu oluşumla hedefleriniz nelerdir? 

Merhaba, kendimizi anlatma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederiz öncelikle. Bizler bir süredir arkeoloji dünyasında hem bilimsel üretime hem günlük pratiklere, iş ortamına, çalışma biçimlerimize etki eden hiyerarşi ve erkek egemen gelenekten rahatsız olan bir grup feminist arkeoloğuz. Dünyada neredeyse bütün kadın ve LGBTİQIA+’lar bu sorunların muhatabı. Yine dünyada birçok kurum artık maruz kalmanın ötesine geçip müdahale etmek ve çözüm aramak adına ne yapılabileceğini tartışıyor, çeşitli adımlar atıyor. Biz de bir süre önce “Ne yapabiliriz?” sorusuyla bir araya geldik. Kadınların ve LGBTİQIA+’ların, ayrımcılığa uğrayan arkeologların ve arkeoloji öğrencilerinin sahada maruz kaldıkları taciz, mobbing, baskı vb. sorunlar karşısında bir dayanışma ağı yaratabilmeyi hedefliyoruz. Bunun yanı sıra artık bu vakaları belgelemek ve görünür kılmak gerektiği düşüncesindeyiz. Şu an bunun yol ve yöntemlerini arıyoruz diyebiliriz.

Öte yandan dünyada uzun süredir devam eden ve ülkemizde de bir süredir ele alınan feminist arkeoloji ve toplumsal cinsiyet arkeolojisi yaklaşımlarına dair çalışmaları ve tartışmaları da takip etmeyi, bu alanlara katkı sunmayı amaçlıyoruz. Bunun için çeşitli atölyeler, paneller düzenlemek gibi bir isteğimiz var.

Bu birlikteliği kolektif bir çalışma olarak kurmaya özen gösterdik ve yine kolektif bir şekilde genişlemesini hedefliyoruz. Bütün bunların yanında oldukça yeni bir kolektifiz. Bu açıdan çalışma tarzımızın ve prensiplerimizin tartışmaya, gelişmeye açık olduğunu belirtmek isteriz. Bu kolektifin olabilecek en geniş katılımla ilerlemesi en büyük isteğimiz.

Siz arkeoloji alanı içinde feministler olarak birleşme ve birlikte hareket etme ihtiyacı duyarak böyle bir oluşumun içine girdiniz. Peki arkeolojiden böyle bir çıkışa neden ihtiyaç olduğunu düşündünüz? 

Yukarıda bahsettiğimiz bizi bir araya getiren sebepleri biraz daha açacak olursak arkeolojide, diğer sosyal bilim alanlarına nazaran özellikle saha çalışmalarında baskı, taciz, mobbing ve hiyerarşik ilişkiler üzerinden özellikle cinsiyete dayalı bir eşitsizlik söz konusu. Bu konuda ABD, Kanada ve ardından bazı Avrupa ülkelerinde çeşitli araştırmalar gerçekleştirilmiş. Bu eşitsizliği belgeleyen çalışmalar elbette taciz, cinsel taciz/saldırı, mobbing gibi deneyimlerden sonra buna rağmen arkeolojiye devam edebilenlere dair rakamlar sunuyor. Yani buzdağının suyun yüzeyinde kalan, görünen kısmı. Buz dağının görünmeyen kısmında yer alan, bu deneyimlerden sonra arkeolojiyi bırakmak zorunda kalmış, kayda girmeyen tecrübeleri ise şu an maalesef sistematik bir şekilde belgeleyebilmekten, bilmekten ve dolayısıyla dayanışma gösterebilmekten uzağız. Bahsi geçen çalışmaları derleyen açık erişimli iki makale yayımlandı birkaç gün önce. Bu iki makalenin bir İngilizce özeti de mevcut, disiplin dışından okuyucular için faydalı olabilir. ABD’de Stanford Üniversitesi’nden Barbara L. Voss, 35 yıllık arkeoloji kariyeri boyunca queer bir arkeolog olarak yaşadığı tacizleri ve ayrımcılığı anlatarak başlıyor makaleye. Makalenin bu kısmını maalesef ümitsiz hissetmeden okuyabilmek çok zor. Ardından hem kendi çalıştığı kurumda öğrencilerle ve meslektaşlarıyla yaptığı çalışmalara hem de bu konuda yayımlanmış yaklaşık 12 bilimsel çalışmaya dayanan çeşitli sonuçlar sunuyor: Arkeologlar genellikle meslektaşları veya “üstleri”, süpervizörleri tarafından taciz, mobbing veya ayrımcılığa maruz bırakılıyor. Bunu sıklıkla saha/arazi çalışmalarında görüyoruz fakat bu sıkıntılar aynı zamanda üniversitede, derslerde, laboratuvarlarda da gerçekleşebiliyor. Kadınlar daha yüksek bir oranla tacize maruz bırakılıyor fakat benzer tecrübelere sahip erkekler de var. Bu eşitsiz oran kadınların yanı sıra azınlık, LGBTİQIA+ ve non-binary arkeologlar için de geçerli. Bir de Voss’un şu tespiti aslında çok kıymetli: Taciz, hem “hayatta kalan” için hem de bu tacizi gören, duyan, gerçekleştiği ortamda bulunmak zorunda olan, o atmosferde profesyonel hayatını devam ettirmek zorunda kalan için büyük bir psikolojik, sosyal, ekonomik yük ve yıpranmışlık yaratıyor. Bu açıdan aslında hepimiz disiplinin bu gelenekselleşmiş, kemikleşmiş sorununu aşmak için ne yapmamız gerektiği konusunda en azından düşünmekle sorumluyuz ve bu sorumluluğu tekil olarak mağdurların omzuna yükleyip kafamızı başka bir yöne çevirme lüksümüz yok.

Disiplin içerisindeki bu eşitsizliğin yanı sıra arkeolojik yorumlamada da eril bir bakışın hakim olduğunu ve bu ikisinin birbiriyle yoğun ilişkide olduğunu, birbirlerini beslediklerini tespit edebiliriz. Fakat kadın mücadelesinin dünyanın hemen her yerinde kazandığı ivmeyle birlikte bu eşitsiz duruma itirazlar da oldukça artmış durumda. Ülkemizde de bunun karşılığını görüyoruz. Kadın ve LGBTİQIA+ arkeologlar pratikteki eşitsizlikler ve yorumlamadaki yetersizliklere karşı yoğun bir karşı çıkış içerisinde. Biz de bu noktada bu karşı çıkışların ve tek tek yükselen seslerin bir araya gelmesini ve güçlenerek daha duyulur, sistemli ve sonuç alıcı hale gelmesini amaçlıyoruz.

Ana akım arkeoloji anlayışı halen yorumlayıcılıktan uzak, kültür-tarihçi bir perspektifle, daha tanımsal ve farklılıkları kapsayamayan bir yere sıkışmış olsa da özellikle yeni nesil arkeologların bu konulara ilgi duymaya başlaması umut verici.

Arkeolojiye çok hâkim olmayan okuyucularımız için genel hatları ile arkeolojiden ve arkeolojideki çalışma biçiminden bahsedebilir misiniz?

Arkeolojiyi genel bir tanımlama ile anlatmak gerekirse, eski insan tarihinin maddi kalıntılar aracılığıyla incelenmesidir. Burada maddi kalıntılar olarak bahsettiğimiz terim bilimsel kazı çalışmaları sırasında bulduğumuz her şeydir. Bu bir boncuk, hayvan kemiği, bitki kalıntısı ya da bir taş olabilir. Bu çalışmaları yaparken arkeoloji bilimi asla tek başına değildir. Çalışmalarımızda mutlaka arkeoloji ile ilişkili başka disiplinlerden de yararlanıyoruz. Böylece araştırmalarımızda çok yönlü bakış açıları elde etmiş oluyoruz. En başta da belirttiğimiz gibi maddi kalıntılar burada bize aracı oluyorlar. Ortaya çıkardığımız bu kalıntılar yararlandığımız disiplinler ve beslediğimiz teorilerle şekil alıyor. Bu noktada da arkeolojinin sadece kazı yapma odaklı olmadığını söylemek mümkün.

Türkiye’de arkeologların çalışma alanları öncelikle dönemlere göre ayrılır. Bu ayrım üzerinden arkeoloji eğitimi de Prehistorya, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi ile Klasik Arkeoloji olarak farklı bölümlere ya da anabilim dallarına ayrılmaktadır. Hepsinin de farklı farklı çalışma özellikleri mevcut. Fakat yararlanılan disiplinler hepsinde aynıdır. Bu disiplinlerin arkeolojide nasıl yer edindiğinden biraz bahsetmek gerekirse örneğin uzmanlık alanı insan kalıntıları olanlar biyoloji üzerine çalışan farklı disiplinlerden yararlanır ve biyoarkeoloji alanı doğar, benzer şekilde eski hayvan kalıntıları üzerine çalışan uzmanlar zooloji disiplininden yararlanır ve zooarkeoloji dediğimiz alan doğar. Geçmiş bitki kalıntılarını araştıran bir arkeobotanikçi ise modern botanik çalışmalardan da faydalanmalıdır. Uzmanlık alanı arkeolojik yerleşimlerdeki yer-doğa bilimleri olan biri ise jeoarkeolojiden yararlanır. Bu saydıklarımız arkeolojinin beslendiği, iç içe geçtiği disiplinlerden sadece birkaçı.

Kazı çalışmalarından elde ettiğimiz maddi kalıntının bir disiplinden yararlanarak analiz edilmesi dışında bir de bu analizin bir teori ile beslenmesi süreci de bulunmaktadır ki bu kuramsal arkeoloji olarak adlandırılır. Kuramsal arkeoloji sayesinde çalışma alanımıza dair sorular üretebiliyoruz, toplumları sosyolojik ve antropolojik bir bakış açısıyla değerlendirebiliyoruz ve bu şekilde bir bakıma göz önünde olmayana dair düşünüp onu değerlendirebiliyoruz.

Arkeoloji mezunlarının istihdam alanlarında toplumsal cinsiyetlere göre farklılıklar yaşandığını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız, nelerdir? Örnek verebilir misiniz?

Bu aslında bizi bir araya getiren problemlerden bir tanesi. Sosyal medya hesaplarımızda paylaşmaya başladığımız (şimdilik ilkini paylaştık fakat bunu bir seri olarak sürdürmek istiyoruz) ‘Doğru Bilinen Yanlışlar’ başlıklı gönderide dikkat çekmek istediğimiz ilk konu idi. Kadın ve erkeklerin kalıplaştırılmış özelliklerine göre görevlendirilmeleri aslında her alanda karşımıza çıkan bir problem. Biz arkeolojide bunun yansımasını en çok kazılarda görüyoruz. Kazılardaki çalışmalar genel olarak arazi/saha çalışması ve kazı evi çalışması olarak ayrılır. İşin kazma, kürek, mala, el arabası kısmı arazide gerçekleşirken araziden elde edilen tüm buluntuların çalışılması ve analiz süreçleri de kazı evinde gerçekleşmektedir. Kazı evi bir bakıma arazinin laboratuvarıdır. Türkiye’de yer alan çoğu kazıda kadın arkeologların ya da öğrencilerin arazide ağır iş yapamayacağı düşüncesi ile kazı evlerinde ‘küçük ve hafif işlerde’ görevlendirildiğine pek çok kez şahit oluyoruz. Bunun tam tersi olan kazılar da mevcut tabi ki! Hem arazide hem de kazı evinde işleyen tüm sürecin kadınlar tarafından yürütüldüğü çalışmaları da biliyoruz. Bu sebeple de sizin aracılığınız ile tekrardan doğru bildikleri bu yanlışı kabul etmediğimizi ve bunu değiştirdiğimizi duyurmuş olalım.

Arkeolojik sahada çalışma deneyimleri hakkında neler söyleyebilirsiniz? Sahada arkeolog ne yapar, iş dağılımı ne şekildedir? Saha deneyimlerinin kişilere göre değiştiğini düşünüyor musunuz? 

Sahadaki çalışmalar yine kazılan alanın niteliğine göre değişkenlik göstermektedir. Genelde ekipler kalabalık olur. İşçiler, öğrenciler ve hocalar sahada birlikte çalışır. Sahada çalışan herkesin bir görevi vardır. Kazılan alanın yöneticiliğini yapan biri mutlaka bulunur. Bu kişi bu alanda çalışan herkesten sorumludur. Diğer çalışanların bir kısmı uzmanlık alanlarına göre görev dağılımında yer alırken diğer kısmı da -işçiler dışında- iş öğrenmek üzerine bu halka içerisinde yer almaktadır. Kısacası saha içerisinde bir zincir bulunmaktadır ve çalışan her birey bu zincirin bir halkasıdır. Bu zincire saha dışında işlerin yürüdüğü kazı evi de dahildir. Saha deneyimlerinin yaşa, cinsiyete, sınıfa vb. gibi etmenlere göre değiştiğini düşünüyoruz, evet. Aslında bu üstte yer alan görev dağılımlarının toplumsal cinsiyete göre değiştiği durumundan çok da bağımsız değil. ‘Daha kapsamlı ve daha kapsamsız’,  ‘daha çok ve daha az’ olarak tanımlanan işlerin saydığımız etmenlere göre değiştiği örnekler mevcut.

Arkeolojide buluntuların değerlendirilmesi nasıl olmaktadır? Şu ana kadar arkeolojide kadınların tarihi nasıl yazılmıştır? 

Aslında bu sorunun cevabı 1970’li yıllardan bu yana arkeolojik düşüncenin içinden geçtiği paradigma değişimlerine paralel şekilde değişti. Uzun yıllar boyunca erkek egemen bir geçmiş anlatısına veri sağlıyordu arkeoloji. Kadınlar ya görünmez özneydi ya da görünür kılındıkları roller günümüz toplumunda kadınlara biçilen toplumsal cinsiyet rollerine uygun bir şekilde yorumlanıyordu. 1970’li yıllardan bu yana ise özellikle feminist arkeologların çalışmaları bu yorumlamayı eleştirmeye ve arkeolojik verinin daha cinsiyet eşitlikçi bir perspektifle yorumlanmasını sağlamaya başladı. Bunun en bilinen örneği avcı-toplayıcı topluluklarda erkeklerin avcı, kadınların toplayıcı olduğu ve tarihin ‘itici gücünün’ erkeklerin gerçekleştirdiği avcılık ve daha sonraki süreçlerde ise tarımcılığa dayandığı miti. Neyse ki bu tür mitleri yıkan çok sayıda bilimsel arkeolojik araştırma gerçekleştirilmekte.

Türkiye’de bu çalışmaların yeterli olduğunu ve arkeolojiye yeterli değerin verildiğini düşünüyor musunuz? 

Türkiye’de bu tür çalışmalar son on yılda başladı diyebiliriz. Hala ana akımlaşamamış olsa da arkeolojide feminist teoriden beslenen ve geçmiş toplumlarda toplumsal cinsiyetin farklı görüngülerini araştıran çalışmalar son yıllarda artmakta. Bu konuda bir ilginin de oluşmaya başladığını söylemek mümkün. Ana akım arkeoloji anlayışı hala yorumlayıcılıktan uzak, kültür-tarihçi bir perspektifle, daha tanımsal ve farklılıkları kapsayamayan bir yere sıkışmış olsa da özellikle yeni nesil arkeologların bu konulara ilgi duymaya başlaması umut verici. Fakat önemli olan bu çalışmaları hem bilimsel hem maddi anlamda destekleyecek projelerin ve kurumların yaygınlaşması. Aksi takdirde sürdürülebilirliği pek mümkün değil maalesef.

Son olarak, feminist arkeologlar olarak arkeolojide ne gibi değişikliklere ihtiyaç olduğunu düşünüyorsunuz?

Öncelikle çalıştığımız ve öğrencisi olduğumuz projelerin/üniversitelerin, bu çalışmaları denetlemekle sorumlu kurumların ve kişilerin arkeolojide artık kemikleşmiş sorunlar olan taciz, hiyerarşi, mobbing ve baskıyı bir gerçek olarak kabul etmesi, görünür kılması ve etkin önlemler almaya başlaması gerekli. Yine, yukarıda bahsettiğimiz çalışmada, arkeolojide tacize karşı alınabilecek bazı önlemler önerilmiş, bunlar gerçekten uygulanabilir önlemler. İlk olarak bu tür tecrübelerin mağdurlarını dinlememiz gerekli. Yanı sıra bu tecrübelere birincil olarak şahit olan öğrencileri, genç, yeni nesil arkeologları dinlememiz gerekli. Bunun için tabi ki konuşabilecekleri güvenli alanlar, projeler yaratmamız gerekiyor. Örneğin çalıştığımız kazı projelerinin yürütücüleri belirli aralıklarla öğrencilerin ve çalışanların kendilerini güvende hissederek olumlu ve olumsuz deneyimlerini paylaşabilecekleri görüşmeler ve toplantılar gerçekleştirmeli. Fakat bu da tek başına yeterli değil. Yine proje yürütücülerinden çalışma ortamındaki dinamikleri gözlemlemelerini, bu olası kötü tecrübelere karşı duyarlı bir gözle ekiplerini değerlendirmelerini bekliyoruz. Bu şu demek: Ekip üyeleri hiyerarşi, hoca-öğrenci ilişkisi gibi nedenlerle olası kötü tecrübelerini herkesin bulunduğu toplantı gibi ortamlarda paylaşmak istemeyebilirler. Buna karşı alınabilecek bir önlem de her kazı sezonu sonunda belirli soruların sorulduğu anketler yapılması olabilir. Fakat burada yükü tümüyle tekil olarak proje yöneticilerine yüklemek yerine kazı projelerine izin veren ve denetleyen ilgili bakanlığın bu çalışmaları etkin bir politika haline getirmesi önemli. Bu tür çözümler alanın kendi ihtiyaçlarına göre çeşitlendirilebilir elbette. Benzer önlemler, çözümler üniversiteler ve bölümler tarafından da alınmalı. Daha da önemlisi üniversiteler acil bir şekilde tacizi tıpkı intihal gibi, kabul edilemez bir bilimsel suç olarak tanımlamalı ve bunu ilgili yönergelerine yerleştirmeli. Bunun resmileştirilmesi, mağdurların konuşabilmesi için büyük bir güven ve koruyuculuk yaratacaktır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s